Hey Gidi Karadeniz

Ülkemizin Karadeniz bölgesi yıllarca keşfedilmeyi bekleyen doğal güzellikleri ile varlığını korudu. Bir bakıma insanların burayı geç fark etmesi bölgenin kısmen de olsa koruma altına alınmasına sebep oldu. Bu hâlâ korumaya alınması gereken bir çok yer olduğunu ifade eden cümledir. Eğer erkenden keşfedilmeseydi muhtemelen her yer betona dönüşecekti.

Bu bölgede bir tek Akdeniz iklimi görünmüyor desek yeridir. Havayı soracak olursanız ha yağdı ha yağacak havasında. Bir rivayete göre de Rize’ye haftada 2 kez yağmur yağar. İlki 3 gün, ikincisi 4 gün sürer. Eğer bugün yağmur yağmıyorsa 8. gündeyiz derler. Bunu Rize’lilerin ağzından duymak okurken içinde bulunacağınız ruh hâlinden daha çok eğlendiricidir. Yöre halkı sıcak ve samimi insanlara benziyorlar…

İstanbul’dan pahalı bir bölge olduğunu da söylemek lazım. İstanbul’da ben sizi sultanahmet bölgesinde lüks bir restorana götüreyim, en güzel yemekleri, tatlıları yedikten sonra 30-40 lira ödersiniz. Karadeniz’de ise birbirinden değişik restoranlarda standart, tatsız, tuzsuz şeylere kişi başı 30-40 lira ödedik. Yöre halkının bir öğle yemeğini 30-40 liradan biraz daha ucuza 20 liraya kapattığını düşünürsek İstanbul enteresan bir şekilde ucuz. Ya yöre halkı yerli turisti de Arap turistlere yaptığı gibi kazıklıyor ya da hakkaten Karadeniz bölgesi sakinleri zenginlik içinde yüzüyor. Benim fikrimi merak edenler için kazıklandık diyebiliriz.

Yöre halkının turizme bakış açısı tamamen finansal amaçlara yöneliktir. Verdiğiniz paranın bir önemi yoktur, servis ve hizmet kalitesi bekleyemezsiniz. Mesela nasıl olduysa 5 yıldız almış bir otel size yemekten sonra çayı parayla satıyor. Bakınız 2 yıldızlı otellerde odanızda su ve poşet çay bulunur. Bu konuda kültür bakanlığının bir denetim yapması gerekir. Benzer şekilde konakladığımız diğer bütün otellerde servis ve kalite yönünden aldıkları yıldıza göre kusurları vardı. Evet tam olarak da sıkıntı bu. Yarım yamalak da olsa bir şeyler yapmak gün sonunda hiçbir şey yapmamaktan iyidir mantığı sebebiyle memleketin her köşesinde bu tür bir hizmet alırken kusurlarla karşılaşırsınız. Geçtiğimiz yıllarda Antalya’da mesela kalacağımız odanın kapısı kapanmıyordu. Bu fark edilmez bir ince detay değildir. Tamamen umursamamazlıktır.

Tabi gönül isterdi ki yöre halkıyla daha çok vakit geçirelim ancak pek de vaktimiz olduğunu söyleyemem. Bu yüzden pek bilgi edinemedik. Zira ülkemiz şartlarında bütün bir yıl çalıştığınızda size sadece 14 gün yıllık izin veriyorlar ve cumartesi gününü de iş günü kabul ediyorlar. Dolayısıyla 1 haftalık izin almak size 6 güne mâl oluyor. Çok ilginçtir ki izin kesmeye gelince cumartesi bir iş günüdür ancak günlük yemek ücretlerini yatırmaya gelince cumartesi bir iş günü değildir. Bu ikilem domatesin sebze mi meyve mi olduğu sorusu gibidir. Yanıt bellidir ancak herkes işine geleni söyler, adaletten dem vururlar. Sormayın, bırakın adaletin ne olduğunu kendileri keşfetsin. E bir yılın 52 hafta olduğunu biliyoruz, 25 hafta sonra 1 hafta tatil yaptığınızı düşünün. Yaklaşık olarak 6 aya tekâbül ediyor. Avrupa’da ise bir yıl çalıştığınızda size tam 5 hafta yıllık izin yapma hakkı veriliyor. Buda yaklaşık olarak 10 haftada bir tatile denk gelir. Yani her 2 ayda bir 1 haftalık tatile çıkabilirsiniz ki gayet makul bir şey. Türkiye’ye kölelik sistemini kim getirdi bilmiyorum ama belli ki ileri görüşlülükten yoksun biri… Bu sıkıntıdan müzdarip biri olarak da açık mektup yazarak konuyu içişleri bakanlığının ilgisine sunuyorum.

Yıllarca yeşili korumak, denizleri temiz tutmak, okyanusları çöpten temizlemek gibi çeşitli gönüllü eylemlerle karşılaştık ancak bunların dışında unutulan bir şeyin daha var olduğunu gördük. Uzungöl ve çevresi hızlıca betonlaşırken Uzungöl adeta pislik içinde yüzüyor. Uzungöl’ün bağlı bulunduğu Çaykara Belediyesi’ne girip bu ne pislik kardeşim diyecek vaktim yoktu. Ancak kendilerine açık mektup yazıp ilgilerine sunuyorum.

Uzungöl’ü yukarıdan gören Lustra ve Karester yaylarına minibüslerle çıktık. Belediye başkanının yaptırdığı ve kafe olacağı iddia edilen bir inşaat var, ormanın içinde… Bölgedeki ağaçlar tıraşlanmış ve bölgenin doğal yapısına zarar verilmiş. Belediyenin bu hareketlerini tabi ki açık mektup olarak kültür bakanlığının ilgisine sunuyorum. Herhalde doğal yerleri bu şekilde korumamak gerektiğini biliyorlardır!

Neyse bu sefer kendimizi eleştirelim. Suyunu içtiğiniz pet şişeleri, kolasını içtiğiniz kutuları vs. 2500 metre yüksekte yaylalarda görüyoruz. İnsanın aklında 2 soru beliriyor. Bu çöpü aşağıda atacak yer mi yoktu da buraya kadar çıkardınız? Yoksa aşağı götürecek kadar kolunuz mu tutmadı da buralara attınız?! Tamam aptal olabilirsiniz, bu tamamen kişisel tercihinizdir ama bu Dünya’da tek yaşamıyorsunuz. O yüzden akıllı insanlara bazı konularda uymak zorundasınız. Yani o çöpleri çöp kovasına atacaksınız. Kaç kere söyleyeceğiz bir plastik şişenin bile doğada kaybolması yüzyıllar sürüyor. Cahiller, aptallar pet şişeden teneke şişeye, cam şişeye ne bulduysa atmış…

Müslüman bir toplum olduğumuzu iddia ediyoruz, oysaki yaşamamız gerekir. Temiz bir toplum olduğumuzu da iddia ediyoruz ama gördüklerimiz tersini gösteriyor.

1 liralık suyu Araplara 5 liraya satan hayatında ilk defa para gören yerli halk kendi benliğini kaç kuruşa satmıştır?

Yolculuğa İstanbul’dan başlayıp önce Amasya’ya uğradık. Amasya’da pislik içindeki Yeşilırmak’ın acınası hâlini izleyip müzelerini gezdik, su kanallarını, kral kaya mezarlarını gördük. Kaleye çıkmak isterdik ama dağın öbür yamacına geçmedik. Buradan doğruca doğu karadeniz yolculuğuna başlamış olduk. Dönüş yolculuğunda da son durağımız Sinop oldu.

Sinop’un mantısı meşhurmuş, Kayseri bilirdik. Neyse restoran sahibinin övgülerine ben içimden “tamam kes, mantı getir artık.” diyordum ki “tamam, ben mantı alayım.” sesi çıktı. Övdükleri kadar mükemmel bir şey bekliyordum ama bildiğiniz mantıdan farklı bir yapısı var. Kayseri mantısını bilirsiniz kare şeklinde hamurlara üçgene benzer bir yapıda katlanır. Sinop mantısı ise elinizin içine sığacak kadar bir hamur aldığınızı düşünün. Bir anda elinizi kapatıp açın, işte size Sinop mantısı! Ne şekli var ne de tadı…

Bir diğer mevzu ise bölgede para çekmek için atm bulamıyorsunuz. Her şehirde herhalde ya 1 ya 2 tane bir bankanın atm’si vardır. Yurtdışına çok çıktığım için American Express’in ayrıcalıklarından vazgeçmek istemiyorum ancak Türkiye’de yaygın değil ve belli başlı bankaların pos cihazlarında çalışır. Girdiğimiz bir mağazada American Express geçer mi diye sorduğumuzda bizde bütün kartlar geçer diyorlar. Ben anında anlıyorum ki bu iş olmayacak. Çünkü bir insan hiçbir zaman bu kadar emin cevap veremez. Neticesinde kartı geri almasam sabaha kadar sokup çıkaracaklar. Neyse ki durumu izah edip yöre halkını bilinçlendiriyorum.

Amasya’da bir müze vardır ki içinde mumyalar ve eskilerden kalma görülmesi gereken bir sürü şey var. Yeşilırmak taşkınında bizim müzeyi de su basmış, bu mumyalar biraz pert olmuş ama hâlâ mumya görünümü var, görülmeye değer. Kültür bakanlığına olumlu not vereceğim çok az şeyle karşılaştım bu gezide…

Gezi boyunca yenileme çalışmaları devam eden yerleri ne yazık ki göremedik. Yenileme çalışmaları sizin de bildiğiniz gibi kimsenin çalışmadığı bir süreçtir. Örneklerini İstanbul’da yaşayanlar bilirler. Bkz: Rumeli Hisarı… Nedendir anlamıyorum. Ortaköy Camii’sinde de taşlar eriyor diyerek çalışmanın uzamasının sebebini açıklamışlardı. Ben inşaat mühendisi değilim, o yüzden inanıyorum ama Karadeniz’deki yapıların yenileme çalışmaları niye gecikiyor anlamıyorum.

Sizlere şehirlerin hikâyelerini de anlatmak isterdim ama bu yazının sonuna geldik. Diğer yazılarda görüşmek üzere (:

 

Karadeniz’den fotoğraflar için: https://www.flickr.com/fatihyldz

Karadeniz’den videolar için: https://www.youtube.com/FatihYıldız

 

 

Sizleri İmera’dan Sevgi ile başbaşa bırakıyorum.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *